Tutuklama tedbiri, Türk Ceza Muhakemesi sisteminde devletin egemenlik yetkisine dayanarak uyguladığı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına yönelik en sert müdahaleyi teşkil eden istisnai bir koruma tedbiridir. Bu tedbirin temel amacı, ceza muhakemesinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlamak, şüphelinin kaçmasını veya delilleri karartmasını önlemek ve nihayetinde maddi gerçeğe ulaşmaktır. Ancak bu denli ağır bir müdahalenin uygulanabilmesi için CMK m. 100 uyarınca çok sıkı koşulların bir arada bulunması gerekir; öncelikle suçun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması şarttır. 2014 yılında yapılan yasal değişiklikle, tutuklama için daha önce yeterli görülen “somut olgu” kriteri, tedbirin suistimal edilmesini önlemek amacıyla “somut delil” şartına dönüştürülmüştür; bu da artık sadece soyut iddialarla veya varsayımlarla tutuklama kararı verilemeyeceği, dosyada mutlaka kişinin mahkûm olma olasılığının beraat etme olasılığından yüksek olduğunu gösteren ikrar, tanık beyanı veya belge gibi somut bir verinin bulunması gerektiği anlamına gelir.
Kuvvetli şüphenin varlığı tek başına yeterli olmayıp, bunun yanında kaçma şüphesi, delilleri yok etme, gizleme veya tanıklar üzerinde baskı kurma girişimi gibi tutuklama nedenlerinden en az birinin de somut olgularla desteklenmesi zorunludur. Özellikle “katalog suçlar” olarak bilinen ağır suçlarda kanun koyucu tutuklama nedeninin var sayılabileceğini öngörmüş olsa da, modern hukuk anlayışı ve AİHM standartları gereği hakimlerin bu suçlarda dahi otomatik tutuklama yoluna gitmemesi ve her somut olayın özelinde gerekçeli bir değerlendirme yapması beklenmektedir. Ayrıca tutuklamanın bir “son çare” (ultima ratio) olduğu unutulmamalı, eğer adli kontrol tedbirleri (örneğin konutu terk etmeme veya yurt dışı çıkış yasağı) muhakemenin amacına ulaşması için yeterliyse, ölçülülük ilkesi gereği tutuklamaya başvurulmamalıdır. Uygulamada hakimlerin tutuklama kararlarında basma kalıp ifadeler kullanması ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağını somut verilerle açıklamaması, kişi hürriyetinin ve gerekçeli karar hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir.
Tutukluluk süreleri bakımından CMK 102. maddede belirlenen azami sınırlar, kişinin hürriyetinden yoksun bırakılacağı süreyi öngörülebilir kılmayı amaçlar; buna göre ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde toplam süre 1,5 yılı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise 5 yılı, terör suçlarında ise 7 yılı bulabilmektedir. İlk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararı vermesiyle başlayan hükme bağlı tutukluluk uygulamasında Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına göre, bir mahkûmiyet hükmü verildiğinde kişi artık “suç isnadına bağlı tutuklu” değil, “hükmen tutuklu” sayılmakta ve bu aşamadan sonra CMK 102’deki azami sürelerin uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, istinaf ve temyiz süreçlerinde kişinin süresiz olarak tutuklu kalabilmesinin önünü açmakta ve tutukluluğu bir nevi “peşin cezaya” dönüştürmektedir.
Bu durum Anayasa’nın 38. maddesi ve AİHS’in 6/2 maddesiyle güvence altına alınan suçsuzluk karinesine aykırılık teşkil edebilmektedir. Zira hüküm kesinleşene kadar her birey suçsuz olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla öğretide kanundaki azami sürelerin tüm muhakeme süreci boyunca geçerli olması gerektiği savunulmaktadır. Ayrıca, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca uluslararası sözleşmelerin iç hukukla çatışması durumunda birey lehine olan hükümlerin esas alınması gerektiği, dolayısıyla Türk hukukundaki azami sürelerin AİHS’ten daha ileri bir koruma sağladığı durumlarda bu sürelerin göz ardı edilmesinin anayasaya aykırılık teşkil edeceği belirtilmektedir. Nihai olarak, tutuklamanın bir ceza infaz aracı olmadığı, sadece zorunlu hallerde başvurulan geçici bir önlem olduğu bilinciyle, yargı makamlarının özellikle üst mahkeme aşamalarında tutukluluk sürelerini denetlerken daha titiz ve hak eksenli bir yaklaşım sergilemesi yasal bir zorunluluktur.
