Hükmen tutukluluk, ceza muhakemesinde bir kişinin ilk derece mahkemesi tarafından mahkûm edilmesi ile bu mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesi arasında geçen süreçteki alıkonulma durumunu ifade eden bir kavramdır. Bu aşamada kişinin özgürlüğünün kısıtlanma gerekçesi artık “suç şüphesi” olmaktan çıkıp, yerel mahkemenin verdiği “mahkûmiyet kararı” haline gelmektedir. Bu kavram, Türk hukuk sisteminde ve uygulamasında şu temel nedenlerden dolayı yoğun tartışmalara yol açmaktadır:
1. Azami Tutukluluk Sürelerinin Hesaplanması
En büyük tartışma konusu, hükmen tutuklu olarak geçirilen sürelerin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102. maddesinde düzenlenen azami tutukluluk sürelerine dâhil edilmemesidir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi (AYM), yerel mahkeme kararıyla birlikte kişinin statüsünün değiştiğini kabul ederek, kanun yolu aşamasında (istinaf ve temyiz) geçen süreyi azami süreden saymamaktadır. Bu durum, ilk derece mahkemesi hızlı karar verdiği takdirde, sanığın kanun yolu aşamasında herhangi bir süre sınırına tabi olmaksızın, öngörülemez bir süre boyunca özgürlüğünden mahrum kalabilmesine neden olmaktadır.
2. Mevzuatla Uyumsuzluk ve “Yargısal Aktivizm” Eleştirisi
Hükmen tutukluluk kavramı, Türk ceza mevzuatındaki temel kanunlarda (Anayasa, TCK, CMK) tanımlanmış bir kurum değildir. Eleştirenler, bu kavramın yüksek yargı kararlarıyla yaratılmış bir “hâkimler hukuku” ürünü olduğunu ve yasal bir dayanağı bulunmadığını savunmaktadır. CMK’nın 2. maddesi, kovuşturma evresinin “hükmün kesinleşmesine kadar” devam ettiğini belirtirken; yüksek yargının bu evreyi bölerek “hükmen tutukluluk” adı altında ara bir statü yaratması kanunun sistematiğine aykırı bulunmaktadır.
3. Masumiyet Karinesinin Zedelenmesi
AİHS ve Anayasa uyarınca herkes, suçu kesin bir hükümle sabit olana kadar masum sayılır. Mahkûmiyet kararı henüz kesinleşmemiş, yani olağan kanun yolları tüketilmemiş bir kişinin “suçluluğu sabit” kabul edilerek hükmen tutuklu sayılması, masumiyet karinesinin ihlali olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, İnfaz Kanunu’na göre mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz edilemezken; hükmen tutukluların infaz rejiminin fiilen hükümlülerinkine yaklaştırılması hukuk devleti ilkeleriyle çelişmektedir.
4. Koruma Düzeyinin Zayıflaması
Tutuklular için kanunda somut ve belirli azami süreler öngörülmüşken, hükmen tutuklu sayılanlar bu somut güvenceden yoksun bırakılmaktadır. Bu kişiler sadece “makul sürede yargılanma” gibi yoruma açık ve daha zayıf bir koruma sağlayan güvenceden yararlanabilmektedir. Türkiye’de kanun yolu aşamalarının yıllarca sürebildiği gerçeği göz önüne alındığında, bu durumun ciddi hak ihlallerine ve adaletsiz sonuçlara yol açtığı vurgulanmaktadır.
5. AİHM İçtihatlarının Yorumlanması
Yargıtay ve AYM, bu uygulamayı savunurken AİHM’in 1968 tarihli Wemhoff/Almanya kararını dayanak göstermektedir. Ancak güncel tartışmalarda, AİHM’in artık taraf devletlerin iç hukukunda daha üstün bir koruma (belirli azami süreler gibi) varsa buna öncelik verilmesi gerektiğini belirttiği (Stollenwerk/Almanya kararı gibi) ifade edilerek, Türk yüksek mahkemelerinin sanık lehine olan iç hukuku uygulamaması eleştirilmektedir.
Özetle, hükmen tutukluluk, yasal dayanaktan yoksunluğu, masumiyet karinesini zedelemesi ve bireyleri belirsiz süreli özgürlük kısıtlamalarına maruz bırakması nedeniyle hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan ve ivedilikle yasal düzenlemeye kavuşturulması gereken tartışmalı bir uygulama olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
